
* Modern Müslüman Zihninin Acı Röntgeni
* Kime Karşı Zafer? Neye Dayanarak Yardım?
* Giydiğimizden Bindiğimize Kadar Her Şey Başkasının İmzasıyken Biz Kimin Zaferini Bekliyoruz?
* Seccâdeden Kütüphaneye Uzanmayan Yol Çıkmazdır!
Elimizdeki İmalat, Zihnimizdeki İthalat: Ne Zaman Okuyacağız?
İnternet mecralarında paylaşılan ve izleyenleri derin bir muhasebeye davet eden bir videoda, bir hatibin kürsüden aslında hepimizin bildiği ama yüzleşmekten kaçındığı şu acı tabloyu sarsıcı bir dille haykırdığına şahit oldum.
Şöyle diyordu o dertli ses:
"Bu, Yeni Zelanda yapımıdır. Bu, Avusturya yapımıdır. Bu, Amerika yapımıdır. Bu da İsviçre yapımıdır. Ayakkabım İtalya yapımıdır. Giysim yündür; Britanya’dan gelmiştir.
Hayatımızda hiçbir şeye sahip değiliz kardeşlerim. Namazda neden ellerinizi kaldırıyorsunuz ve 'Allah’ım, İslâm’ı ve Müslümanları muzaffer kıl' diyorsunuz? Kime karşı size yardım etsin? Neye dayanarak zafer bekliyorsunuz? Zafer cehaletle mi kazanılır?
Dünyada, mezun ettiği akıllarla ve dünyayı yönlendiren kadrolarla övünebileceğimiz bir üniversitemiz yok. Biz ne okuyoruz ne yazıyoruz... Japon yılda seksen kitap okurken, bizim coğrafyamızda bu oran bir kitabın bile altında kalıyor. Ben Japon gibi nasıl olayım? Plan yapmayı öğrenmiş, hayatına düzen ve disiplinle başlayan biri gibi nasıl olayım? Biz ise düzensizlik içinde yaşayan, duygularla hareket eden bir ümmetiz.
Eğer Peygamber’in yolunda yürümek istiyorsanız, O’nun takip etmemiz gereken ilk emri şudur: 'Yaratan Rabbinin adıyla oku.'"
Yukarıdaki satırlar, sadece bir hatibin feryadı değil; modern İslâm dünyasının içine düştüğü derin çelişkinin çıplak bir röntgenidir. Başımızdaki sarıktan ayağımızdaki ayakkabıya, cebimizdeki telefondan bindiğimiz arabaya kadar her şeyin üzerinde "başkalarının" imzası varken, bizler zaferi sadece avuç içlerimizi semâya açıp bekleyerek kazanabileceğimizi mi sanıyoruz?
Duâ, Eylemin Çocuğudur
Bizler, duâyı çoğu zaman "sorumluluğu Allah’a devretmek" olarak anlıyoruz. Oysa medeniyetimizin altın çağlarında duâ; laboratuvarda yapılan çalışmanın, kütüphanede tüketilen dirseklerin ve tarlada dökülen alın terinin bir tasdikiydi. Kendi teknolojisini üretip geliştiremeyen, bilgisini başkasından ithal eden bir toplumun; başkasının kurduğu kurallarla zafer kazanması, hayatın doğal akışına aykırıdır.
Hutbede geçen o can yakıcı istatistik; 80 kitaba karşı 1 kitap bile düşmemesi... Bu sadece bir alışkanlık farkı değildir; bu bir varoluş farkıdır. Biri dünyayı tasarlıyor, planlıyor ve yönetiyor; diğeri ise o dünyanın içinde sadece bir "tüketici" olarak duygularıyla sürükleniyor.
"Oku" Emri Sadece Satırlar İçin Değildir
Müslümanlar olarak ilk emrin "Oku" olduğunu her fırsatta gururla söyleriz. Ancak bu emrin sadece kutsal metinleri tilâvet etmek değil; kâinatı, eşyayı, zamanı ve teknolojiyi okumak olduğunu unuttuk. Başka toplumlar "okumayı" bir metodolojiye ve disipline dönüştürürken; biz "okumayı" sadece geçmişe dair bir nostalji haline getirdik. Unutmayalım ki bilgiyle tahkîm edilmemiş bir îman, rüzgarda savrulan bir yaprak gibi başkalarının fırtınalarına kapılmaya mahkumdur.
Kimin Dünyasında Yaşıyoruz?
Eğer giydiğimiz, bindiğimiz ve kullandığımız her şey "başkasının yapımı" ise, zihin dünyamızın ve geleceğimizin "bizim yapımımız" olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Kendi kavramlarını üretemeyenler, başkalarının kavramlarının kölesi olurlar.
Bugün modern dünyanın karmaşasında kaybolan Müslüman zihni için tek bir çıkış yolu vardır: Tefekkürle başlayan bir eylem. Sadece seccadenin başında değil; kütüphane raflarının arasında, laboratuvarlarda ve yazılım kodlarının içinde bir varlık mücadelesi başlatmak zorundayız. Başkasının ürettiği dünyada "misafir" kalmak istemiyorsak, kendi dünyamızı kendi aklımız ve inancımızla inşâ etme vakti gelmiştir.
Vakit, sadece avuçlarımızı değil, zihinlerimizi de "Oku" emrinin hakikâtine açma vaktidir.