Rafet Ulutürk

Tarih: 23.01.2026 08:12

İnsana Verilen Söz: Unutursak Kendimizi Kaybederiz

Facebook Twitter Linked-in

Bir söz vermiştik.
Kürsülerde alkışlanan cümlelerden önce, yazılı metinlerden ve resmî ifadelerden çok daha önce… İçimizden, sessizce. Kalbimizle. Vicdanımızla. Gözümüzün içine baka baka edilen bir söz gibi.

İnsanlığa verilmiş bir sözümüz var.
Ve Türk’ün insana verdiği sözü yere düşürmeyeceğiz.

Çünkü biz biliriz: Söz, yalnızca ağızdan çıkan bir cümle değildir. Söz, omuza alınan yüktür. Söz, zor zamanda ortaya çıkan karakterdir. Söz, insanın kendisiyle yaptığı anlaşmadır. Tutulmadığında yalnızca karşı taraf incinmez; insan kendi içine doğru çöker.

Bugün en çok can yakan şey, işte bu içe çöküştür.

Devleti Bina, Töreni Gösteri Sanınca…

Bir milletin hafızası, sadece kitaplarla taşınmaz. Hafıza; sembollerle, törenlerle, dualarla, hatıralarla, yasla ve gururla taşınır. Devlet dediğimiz şey yalnızca bir yapı değildir. Devlet, insanın “yalnız değilim” diyebildiği yerdir. Bir çocuğun başını soktuğu çatı, bir yaşlının dayandığı baston, bir yoksulun “beni de gören var” diye iç geçirebildiği son umuttur.

Ama biz zamanla devleti binaya indirdik.
Töreni de şekle.

Oysa tören dediğiniz, yalnızca protokol değildir. Tören, milletin kendine verdiği sözü tazelemesidir. Şehidin ardından “seni unutmadık” demektir. Bir bayrağı göndere çekerken, aslında kendi içimizdeki dağınıklığı toparlamaktır. Marşın ritmi bazen kalbin ritmidir; çünkü insanın içine çeki düzen verir.

Devletinin ne olduğunu, töreninin neyi temsil ettiğini bilmeyen yalnızca bilgisiz değildir; kökünden kopmaya başlamıştır. Kökten kopan ağaç ilk rüzgârda devrilir. Kökten kopan toplum ise ilk krizde birbirini yer.

Bugün bir şeyi dürüstçe itiraf etmek zorundayız:
Unutuyoruz.

Ve unuttukça sadece kavramlar değil, duygular da yıpranıyor. Sözün ağırlığı azalıyor. Vicdanın sesi kısılıyor. İnsanın insana bakışı sertleşiyor.

Türk Devletinin Misyonu: Güçten Önce Vicdan

Türk devletinin tarih boyunca taşıdığı bir misyon vardı. Bu misyonu bazen yanlış anladık; yalnızca güç sanıp gururla anlattık. Oysa güç, misyonun sonucu olabilir ama özü değildir.

Özü şuydu: İnsan yaşasın.

İnsan insan gibi yaşasın diye…
Aç kalmasın, ezilmesin, korkudan susmasın, hakkını ararken yalnız bırakılmasın diye.

Bu, romantik bir cümle değil; medeniyet iddiasıdır. Türk’ün tarih sahnesinde bıraktığı iz, sadece savaşlarla değil; kurduğu düzenle, adalet arayışıyla, sığınanı koruma refleksiyle, mazluma “gel” diyebilmesiyle anlaşılır.

Bizim misyonumuz; birinin ayağına basarak yükselmek değil, ayağa kalkana el uzatmaktır.
Bizim misyonumuz; yalnızca “ben” demek değil, “insan” diyebilmektir.

Bugün o misyonun sesini duymakta zorlanıyoruz. Çünkü gürültü çok. Günlük tartışmalar, küçük hesaplar, sosyal medya kavgaları, öfke… Bunlar insanın içindeki sesi boğuyor.

Ve bir gün fark ediyoruz:
Söz hâlâ ağızda var ama kalpte yok.

Asıl tehlike budur.

Türkiye Dünyada Beklenen Bir Halktır: Bu Beklenti Tesadüf Değil

Türkiye dünyada beklenen bir halktır.

Bu cümle, övünmek için değil; sorumluluğu hatırlamak için söylenmeli. Çünkü dünya bazen karanlığa gömüldüğünde, gözler bu coğrafyaya çevrilir. Bu beklenti, tarihin bize bıraktığı bir mirastır. Kolay bir miras değil; ağır bir miras.

İnsan, kendi derdiyle boğuşurken dışarıdan gelen beklentiyi yük gibi hissedebilir. “Bizim de yaralarımız var” diyebilir. Haklıdır. Ama işte tam da burada devreye o söz girer.

Bizim sözümüz, yaralarımız yokken verilmedi.
Söz, tam da zor zamanların içinden doğdu.

Eğer biz yalnızca refah zamanlarında iyi, yalnızca rahat zamanlarda adil, yalnızca güçlü zamanlarda merhametli olabiliyorsak; bu bir karakter değil, bir konfordur. Karakter, zorda belli olur. Devlet de, millet de, insan da…

Türkiye’nin beklenmesi, bir mucize umulduğu için değil; bir vicdan arandığı içindir.
İşte bu yüzden, kaybedeceğimiz şey yalnızca itibar değil; insanlığa dair bir umuttur.

En Basit Ama En Büyük Amaç: İnsan, İnsan Gibi Yaşasın

Bütün mesele dönüp dolaşıp aynı yere gelir:

İnsan insan gibi yaşasın.

Ne daha fazlası…
Ne daha azı…

İnsanın açlıkla sınanmadığı, korkuyla hizaya sokulmadığı, adaletin kapısında ezilmediği, emeğinin karşılığını alabildiği, geleceğe güvenle bakabildiği bir hayat.

Bu hedef bir “lüks” değildir. Bu, var oluşun en temel hakkıdır.

Devlet bunun için vardır.
Tören bunun için hatırlanır.
Misyon bunun için taşınır.
Söz bunun için tutulur.

Ve eğer bu hedefi unutur, meseleleri sadece güç yarışına çevirirsek; büyürüz belki ama yükselmeyiz. Kalabalık oluruz belki ama millet olamayız. Gür konuşuruz belki ama doğruyu söyleyemeyiz.

En acısı da şudur:
İnsanımız yorulur.

Bir gencin gözünden umut çekilir.
Bir annenin içindeki güven kırılır.
Bir yaşlının “bu ülke eskiden böyle değildi” diye iç geçirmesi çoğalır.

Ve o zaman törenler de, marşlar da, sloganlar da işe yaramaz. Çünkü ruh çekilince geriye sadece kabuk kalır.

Söz Yere Düşerse…

İnsana verdiğimiz söz yere düşerse, bunu kaldırmak kolay olmaz.

Çünkü söz düştüğünde yalnızca bir cümle düşmez;
insanın insana güveni düşer.

Güven düşünce toplum çözülür.
Toplum çözülünce adalet zayıflar.
Adalet zayıflayınca devlet sadece “yönetim” kalır.
Ve yönetim, milletin yüreğini taşıyamaz.

Bu yüzden bugün kendimize kızmak yerine kendimize dönmek gerekiyor. Unuttuğumuzu hatırlamak… Kökü hatırlamak… Devletin ne olduğunu yeniden düşünmek… Törenin neyi temsil ettiğini yeniden anlamak… Misyonu yeniden adlandırmak…

Ama en önemlisi:
İnsana verilen sözü yeniden yüklenmek.

Bu söz; birilerinin sloganı değil, bizim vicdanımız olmalı.
Çünkü biz sözü yere düşürmezsek, insanlık da ayağa kalkacak bir yer bulur.

Evet, insanlığa verdiğimiz bir söz var.

Türk’ün insana verdiği sözü yere düşürmeyeceğiz.

Bunu yüksek sesle söylediğimiz için değil; sessizce, her gün yeniden yaşattığımız için gerçek olacak.

Çünkü bu söz düşerse, eğilip alacak başka bir vicdan kalmayabilir.

Ve biz, vicdanı kaybedersek…
Yönümüzü değil, kendimizi kaybederiz.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —