Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev’in istifası, bir dönemin kapanışı değil; aksine yıllardır çözülemeyen bir siyasal düğümün yeniden görünür hâle gelmesidir. Bu düğüm, ne sadece geçici hükümetlerdir ne de bitmek bilmeyen erken seçimlerdir. Asıl mesele, Bulgaristan siyasetinin toplumun tamamını kapsayamamasıdır.
Son dört yılda sekizinci kez sandığa gitmeye hazırlanan Bulgaristan’da demokrasi şeklen işlemekte, fakat sonuç üretmemektedir.
Parçalı meclis yapısı, güvensizlikle malul koalisyon görüşmeleri ve yolsuzluk iddiaları, seçimi bir çözüm olmaktan çıkarıp kısır bir döngüye dönüştürmüştür.
Bu döngü içinde “geçici” olan kalıcılaşmış, kalıcı olması gereken siyasal istikrar ise bir türlü inşa edilememiştir.
Radev’in istifası, bu tıkanmanın sorumluluğunu yalnızca partilere değil, sistemin kendisine de yüklemektedir. Cumhurbaşkanlığı makamı, anayasal yetkilerle devleti ayakta tutmuş; ancak siyaset üretilememiştir.
Devlet işlemiş, ama toplum yönlendirilememiştir.
Tam da bu noktada Bulgaristan siyasetinin en büyük çelişkisi ortaya çıkmaktadır:
Ülke, Avrupa entegrasyonunda önemli adımlar atmış; Schengen süreci ve avro hedefiyle “merkez Avrupa” hayaline yaklaşmıştır.
Ancak aynı Bulgaristan, kendi toplumunun en önemli unsurlarından birini, yani Türkleri, hâlâ siyasal merkezin dışında tutmaktadır.
Bugün açık bir gerçek vardır: Bulgaristan’da Türkleri hesaba katmadan, onları eşit vatandaş olarak görmeden tek başına iktidar olmak mümkün değildir. Türkler, bu ülkenin geçici bir unsuru değil; tarihsel, kültürel ve demografik bir gerçeğidir. Buna rağmen Türkler çoğu zaman yalnızca bir “oy deposu” ya da belli bir partiye hapsedilmiş bir topluluk olarak algılanmaktadır.
Eğer Radev ya da onun temsil edeceği yeni bir siyasal hat gerçekten kalıcı bir çözüm arıyorsa, bu bakış açısını kökten değiştirmek zorundadır. Bunun yolu da nettir:
Cumhurbaşkanı, bugüne kadar aktif siyasete bulaşmamış, toplumda karşılığı olan değerli Bulgaristan Türklerini doğrudan yanına almalıdır. Sembolik değil, gerçek yetkiyle…
Türk partisinden isimler değil; halkın içinden, akademiden, iş dünyasından, özellikle Bulgaristan dışından ve sivil toplumdan gelen Türkler siyasetin merkezine taşınmalıdır.
Dahası, kurulacak bir siyasi yapıda Türk kökenli bir başkan yardımcısının yer alması, yalnızca bir temsil değil, bir zihniyet değişiminin göstergesi olacaktır.
Bu adımlar atılmadan yapılacak her erken seçim, bir öncekinin tekrarı olmaktan öteye geçmeyecektir. Çünkü sorun sandıkta değil; sandığın temsil ettiği toplumsal sözleşmenin eksikliğindedir.
Bulgaristan uzun süredir “krizle yönetilen” bir ülke hâline gelmiştir. Bu kriz, liderleri değil; cesurca kapsayıcı olabilenleri ödüllendirecektir.
Türkleri eşit vatandaş olarak görmeyen hiçbir siyasi proje, kalıcı iktidar kuramaz.
Belki de Radev’in istifasının ardından sorulması gereken en önemli soru şudur:
Bulgaristan yeni bir seçim mi arıyor, yoksa nihayet gerçek bir toplumsal uzlaşmaya cesaret mi edecek?