Rafet Ulutürk

Tarih: 23.01.2026 08:51

Barış Sürecinde Sorumluluk Kime Ait?

Facebook Twitter Linked-in

Türkiye, uzun yılların acısını, yorgunluğunu ve kaybını geride bırakmak için son derece hassas bir eşiğin üzerinde duruyor. “Terörsüz Türkiye” hedefi artık sadece bir siyasi söylem değil; büyük riskler alınarak yürütülen, dikkat, sabır ve sağduyu gerektiren bir devlet meselesi hâline gelmiş durumda.

Böylesi dönemler, siyasetçilerin en çok konuştuğu değil, en çok düşündüğü zamanlar olmalıdır. Çünkü barış süreçleri, yanlış bir kelimeyle, yanlış bir adımla, yanlış bir zamanlamayla zarar görebilecek kadar kırılgandır.

Bir yıldır ağır siyasi riskler göze alınarak sürdürülen bu sürecin yükünü taşıyanlar ortada. Ancak asıl soru şu:
Bu yük sadece iktidarın omzunda mı?

TBMM’de barışa destek verirken, sahada tansiyonu yükseltecek adımlar atmak nasıl bir siyaset anlayışıdır? Nusaybin’de yapılan organizasyonun doğurabileceği sonuçlar hiç hesap edilmedi mi? Orada güvenlik güçleri sağduyulu davranmasaydı bugün neyi konuşuyor olurduk?

Provokasyon her zaman sloganla yapılmaz.
Bazen zamanlamayla yapılır.
Bazen mekânla yapılır.
Bazen de “nasıl olsa bir şey olmaz” rahatlığıyla yapılır.

Oysa olur. Hem de çok şey olur.

Türkiye geçmişte bunun bedelini fazlasıyla ödedi. Bu hafıza hâlâ tazeyken, aynı riskleri yeniden üretmenin adı siyaset olamaz. Bu, sorumsuzluktur.

Barış süreci, sadece başlatanların değil; bu ülkede siyaset yapan herkesin ortak sorumluluğudur. Sorumluluk paylaşılmadıkça barış ilerlemez. Aksine, her provokatif adım bu süreci biraz daha zayıflatır.

DEM Parti’nin burada üstlenmesi gereken rol, kendi tabanını heyecanlandırmak değil; kendi tabanını sakinleştirmek olmalıdır. Eğer Kürt vatandaşların temsilini üstlendiğini söylüyorsa, onları gerilimin değil huzurun tarafında tutacak bir siyaset dili üretmelidir. Çünkü olası bir gerilimde en büyük zararı yine o bölgelerde yaşayan insanlar görür.

Demokrasi yalnızca hak talep etmek değildir. Demokrasi aynı zamanda sorumluluk taşımaktır. Hangi zeminde, hangi zamanda, hangi adımı attığını bilme olgunluğudur.

Bu noktada sormak gerekiyor:
Sorumlu davranmak sadece Cumhurbaşkanı’nın ve MHP Genel Başkanı’nın görevi midir?
Muhalefet bu sürecin neresindedir?
Siyaset, tansiyonu düşürmek için mi yapılır, yoksa yükseltmek için mi?

Türkiye kimseyi dışlamadı. Kimseyi ezmedi. Ama kimseye de devleti hafife alma hakkı tanımadı, tanımamalıdır.

Bizim talebimiz çok basit:
Adalet herkese eşit uygulansın.
Sorumluluk herkese eşit yüklensin.

Artık netlik zamanıdır. DEM Parti, kimi temsil ettiğini, hangi zeminde siyaset yaptığını, bu ülkenin geleceğinde nerede durduğunu açık ve tereddütsüz biçimde ortaya koymalıdır. Çünkü belirsizlik, barış süreçlerinin en büyük düşmanıdır.

Cumhur İttifakı’nın aldığı riskin küçük bir kısmını bile almadan, bu sürecin dışında kalarak siyaset yapmak kolaydır. Ancak millet artık kolay sözlere değil, sorumlu davranışlara bakmaktadır.

Türkiye çok kıymetli bir süreçten geçiyor.
Bu süreç, provokasyonlarla değil, sağduyuyla ilerleyebilir.

Ve bu sağduyu, sadece devletten değil, siyaset yapan herkesten beklenmektedir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —