Siz hiç Kur’an-ı Kerîm sayfalarının en üstünde, tecvid işaretlerinden farklı olarak, hattatın zarif bir fırça darbesiyle bıraktığı o gizemli işaretlere rastladınız mı? İlk bakışta sadece birer süsleme gibi görünen bu detayların ardında, aslında derin bir hikmet ve hayranlık uyandıran bir nizam gizli.
Bugün sizlere, Mushâf’ın satır aralarında saklı olan o muazzam "tevâfuk" sırlarından bahsetmek istiyorum.
Her şey Osmanlı döneminin usta hattatlarından Kayışzâde Hafız Osman Nuri Efendi’nin bir idealiyle başladı. Hafız Osman, Kur’an-ı Kerîm’i öyle bir ölçüyle yazmak istiyordu ki, sayfalar kendi içinde bir bütünlük arz etsin. Bu amaçla, sayfa boyutunu Kur’an’ın en uzun âyeti olan ve tam bir sayfayı dolduran "Müdâyene" âyetinden; satır uzunluklarını ise Kevser ve İhlâs sûrelerinden aldı.
Bu ölçülendirme sonucunda ortaya çıkan tablo tam anlamıyla bir mûcizeydi: Kur’an’ın her sayfası bir âyetle başlıyor ve bir âyetle bitiyordu.
Günümüzde sadece kütüphanelerimizin baş köşesini değil, istikâmetimizi belirleyen bir hayat ölçüsü olarak gönüllerimizi de süsleyen o evrensel mizanpaj, işte bu çalışmanın ürünüdür
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu Kur’an’ı incelerken, sayfalar arasında büyüleyici bir uyum, yani "tevâfuk" olduğunu fark etti. Rakamlar tek başlarına bile sarsıcıydı: Kur’an genelinde 2865 "Allah", 846 "Rab", 167 "Resûl", 69 "Kur’an", 220 "Rahîm" ve 159 "Rahmân" lafzı geçiyordu.
Ancak asıl hayret verici olan, bu kelimelerin sayfalardaki yerleşimiydi. Kimi sayfada kelimeler bir ip gibi alt alta diziliyor, kimi zaman sayfalar kapandığında kelimeler tam üst üste geliyor, bazen de sırt sırta veriyordu. Bu keşif üzerine Bediüzzaman’ın talebesi Hafız Hüsrev Altınbaşak, bu tevâfukları gözle görülür hale getiren meşhur "Hüsrev Hattı"nı kaleme aldı.
Örneğin, 35. ve 181. sayfalara baktığınızda "Allah" lafızlarının bir ip gibi alt alta dizildiğini görürsünüz. 422. sayfa ise başlı başına bir mûcizedir; burada tam 16 kez "Allah" ismi geçer ki bu, Kur’an’daki en yoğun sayfadır.
Daha da ilginci, bu yoğunluğun olduğu yerde şu âyet karşımıza çıkar:
"Ey iman edenler, Allah’ı bolca zikrediniz." Tam zikir emrinin verildiği yerde, ismin en çok zikredilmesi bir tesadüf olabilir mi?
Bu tevâfuklar sadece görsel bir dizilimden ibaret değil, aynı zamanda derin bir mânâ bağı da kuruyor. Yusuf Sûresi’nin geçtiği 235. sayfada "Yusuf" ismi, sayfa kapandığında "Cemîl" (güzel) ismine denk gelir; malumunuz Yusuf Peygamber güzelliğiyle meşhurdur.
Yine aynı sûrenin devamında "Yusuf" kelimeleri "Azîz" kelimesiyle üst üste gelir ki bu, Hz. Yusuf’un zindandan çıkıp Mısır’a azîz olmasının bir mührü gibidir.
Bir başka sarsıcı örnek ise Ashâb-ı Kehf ile ilgilidir. Onların meşhur köpeği "Kıtmir"in ismini biz hadislerden biliriz; Kur’an’da ise "Kelbühüm" (köpekleri) ifadesi geçer. Bu ifadenin geçtiği sayfadan tam 141 sayfa sonra, "ince zar" anlamına gelen "Kıtmîr" kelimesi yer alır. Eğer "Kelbühüm" kelimesinin olduğu noktadan sayfayı delerseniz, iğnenin ucu 141 sayfa sonra tam olarak "Kıtmîr" kelimesinin üzerine çıkar.
Benzer bir durum Kehf Sûresi’ndeki zaman hesabında da mevcuttur. Mağarada ne kadar kaldıklarına dair sorunun sorulduğu 19. âyet ile "Mağaraya girin" emrinin verildiği 16. âyet arasında tam 309 harf vardır; yani tam da mağarada kaldıkları yıl sayısı kadar...
23 senede, farklı zamanlarda ve farklı olaylar üzerine peyderpey nâzil olan bir Kitâbın, hem görsel hem de matematiksel olarak bu denli kusursuz bir uyum içinde olması beşer işi olabilir mi? Bu tevâfuklar, Kur’an’ın her bir harfinin ilâhî bir kudret tarafından milimetrik bir hesapla yerleştirildiğinin en somut kanıtıdır.
Rabbim hepimize bu yüce Kitâbı sadece okumayı değil; onun derinliğini anlamayı ve o eşsiz nizâmıyla hayatımızı güzelleştirmeyi nasîp eylesin inşâallah! Âmîn...
✓Lütfen paylaşarak başkalarının da istifade etmesine vesîle olalım!
Mithat Güdü