Derler ki, her güvendiğiniz kişi dağlara kar yağdırır.
Bu sabah İstanbul’un yedi tepesi birden bu sözü hatırlattı bize. Şehir, alışık olmadığı bir sükûnetle uyandı. Lapa lapa yağan kar, yalnızca sokakları değil, kalplerimizi de beyaza boyadı.
İstanbul kalabalıktır; sesi hiç dinmez. Herkesin başka bir telaşı, başka bir fikri vardır. Ama kar yağdığında şehir susar. Bugün öyle bir gündü. Yedi tepe aynı renkteydi, insanlar aynı manzaraya bakıyordu. Belki de uzun zamandır ilk kez bu kadar ortak bir duyguda buluştuk.
Kar tanelerini izledim. Binlercesi vardı ama hiçbiri diğerine benzemiyordu. Bir kitapta okumuştum: Kar taneleri asla aynı olmaz. O an düşündüm; bu kadar farklılığın içinde böylesine kusursuz bir uyum varsa, bu dünya boşuna yaratılmış olabilir mi?
Pencerenin önünde,
sıcacık sobanın başında
eskilere gider insan.
Hatıralar uyanır.
Sevenler, sevilenler hatırlanır.
Bugün İstanbul’da çocuklar doyasıya karla oynayacak. Cam kenarlarında kahveler yudumlanacak; buharı cama, düşünceler içimize vuracak. İnsan, kar yağarken biraz daha yumuşar. Biraz daha affedici olur. Biraz daha sever.
Kar kalıcı değildir. Avucumuza düşer ve erir. Ama giderken ardında bir sessizlik bırakır. O sessizlikte insan kendi sesini duyar. Unuttuğu bir sevgiyi, yarım kalmış bir cümleyi, söylenememiş bir özrü hatırlar.
Belki de ilahi adalet tam burada devreye girer. Gürültüyle değil; bağırarak değil. Sessizce gelir, insanı kendisiyle baş başa bırakır ve hesaba çeker. Kim kimi kırdıysa, kim kimi sevmediyse, kim kimi unuttuysa…
Bugün İstanbul’un yedi tepesinden yedi ok fırlatılıyorsa, bu oklar öfkeye değil; umuda, yenilenmeye ve sevgiye gidiyor. Yeni bir dünya geliyorsa, gürültüyle değil…
Böyle, sessizce ve bembeyaz geliyor.