google.com, pub-4124236753883354, DIRECT, f08c47fec0942fa0
İslâm medeniyetinin kurucu unsurlarından biri olan şeriat kavramı, hem bireysel vicdanı hem de toplumsal düzeni tanzim eden kuşatıcı bir sistemler bütününü ifade eder. Bu kavramın anlaşılması, sadece hukukî metinlerin analiziyle değil, aynı zamanda kelimenin etimolojik kökeninden modern dünyadaki uygulama biçimlerine kadar uzanan geniş bir perspektifle mümkündür.

İslâm düşünce geleneğinde şeriat, sadece emir ve yasaklardan oluşan bir kanunlar manzumesi değil, aynı zamanda varoluşun gayesini, yaratıcı ile yaratılan arasındaki münasebeti ve beşerî faaliyetlerin ahlâkî zeminini belirleyen bir hayat nizamıdır.
Kavramsal Kökenler ve Semantik Dönüşüm
Şeriat kelimesi, Arapça "şer'" kökünden türetilmiştir ve sözlük anlamı itibarıyla "bir yöne doğru açılarak uzayıp gitmek, açık olmak; açık hâle getirmek" gibi manalara gelmektedir.
Kelimenin en dikkat çekici ve metaforik anlamı, insanların veya hayvanların su içtiği, sürekli akan ve yolu belli olan su kaynağına, yani "su yoluna" işaret etmesidir. Çöl hayatının hakim olduğu bir coğrafyada suyun yaşamın devamı için taşıdığı hayatî önem, şeriatın neden bu terimle ifade edildiğini açıklamaktadır.
İslâm literatüründe şeriat ile yakından ilişkili olan "Din", "Millet" ve "Fıkıh" kavramları arasında ince bir hiyerarşi ve kapsam farkı bulunur.
Din, ilâhî kanunların itikâdî özünü ve kulun teslimiyetini ifade eden, genel ve sabit bir mahiyete sahiptir.
Millet, dînin toplumsal bir kimlik ve kurallar bütünü olarak yazıya dökülmüş ve tespit edilmiş hâlidir.
Şeriat, hem itikâdı hem de amelî hükümleri kapsayan en geniş şemsiye kavramı temsil ederken; fıkıh ise şer'î delillerden çıkarılan amelî hükümlerin derinlemesine bilgisini ifade eden daha özel bir alandır. Su yolu hayatın kaynağına ulaştırdığı gibi, şeriat da insanı hem inanç hem de eylem düzeyinde maddî ve mânevî selâmete ulaştıran "doğru ve açık yol" (el-müstakîm) olarak tasavvur edilmiştir.
Şeriat ve Fıkıh: İlâhîlik ve Beşerîlik Ayrımı
İslâm hukuk düşüncesinin en kritik ayrımı, şeriat ile fıkıh arasındadır. Şeriat, doğrudan Allah’tan gelen, vahye dayanan, hatasız, eksiksiz ve değişmez olan ideâl düzeni temsil eder. Buna mukabil fıkıh, bu ideâl düzeni anlama, yorumlama ve pratik hayata uygulama yönündeki beşeri çabanın adıdır.
Fıkıh kelimesi "ince anlayış, keskin idrak ve konuşanın gayesini anlamak" manasına gelir ve kişinin haklarını ve ödevlerini (lehinde ve aleyhinde olanları) bilmesi olarak tanımlanır.
Şeriatın vâz'edicisi (Şârî') bizzat Allah iken, fıkıh müctehidlerin zihinsel faaliyetleriyle ortaya çıkar; bu durum şeriatı mutlak bir ilâhîlik vasfıyla donatırken fıkha beşerî bir boyut katar.
Şeriat hükümleri doğrudan nasslara (âyet ve hadis) dayandığı için tartışmasız bir kesinlik (kat'iyyet) arz eder. Fıkıh ise büyük oranda zannî (ihtimalli) delillerden çıkarılan yorumları içerdiği için hata payı barındırır. Bu yapı sayesinde şeriatın temel ilkeleri sabit ve ebedî kalırken, fıkıh zamanın, mekânın ve örfün değişmesiyle ictihad yoluyla yenilenebilir.
Edille-i Şer'iyye: Şeriatın Kaynakları ve Hiyerarşisi
İslâm hukukunda dînî-hukukî hükümlerin dayandırıldığı kaynaklara "Edille-i Şer'iyye" (Şer'i Deliller) denilmektedir. Bu kaynaklar hiyerarşik bir sistem oluşturur ve hükmün kesinlik derecesini belirler.
Hiyerarşinin en başında Kitap (Kur'an-ı Kerim) yer alır. Kur'an, bütün beşeriyet için bir hidâyet kaynağı ve hukukî sistemin anayasası niteliğinde olup, mutlak kesinlik (kat'î) ifade eden temel ahkâmı belirler.
İkinci sırada Sünnet bulunur; Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylarından oluşan bu kaynak, Kur'an'ın açıklanması ve detaylandırılması işlevini görür. Sünnetin kesinliği rivâyet zincirine göre kat'î veya zannî olabilir.
Üçüncü kaynak olan İcmâ, müctehidlerin bir asırdaki fikir birliğini temsil eder; kolektif bir onay mekanizması olarak hukukî istikrar sağlar ve kesin delil kabul edilir.
Dördüncü sırada yer alan Kıyas ise, nasslarda açık hükmü bulunmayan yeni meseleleri, ortak bir gerekçe (illet) üzerinden mevcut hükümlere bağlayan analojik bir akıl yürütmedir. Kıyas, şeriatın dinamizmini sağlar ancak zannî bir mâhiyet taşır.
Bu aslî delillerin dışında; toplum yararını gözeten maslahat, hukukî tercihi ifade eden istihsân ve toplumsal adetleri temsil eden örf gibi fer'î deliller de sistemin esnekliğini artırmak için kullanılır.
Şeriatın Yüksek Amaçları ve Maslahat Teorisi
Şeriat, belirli bir hikmet ve gayeye dayanan bir sistemdir. "Makâsîdü’ş-Şerîa" (Şeriatın Amaçları) disiplini, dînî hükümlerin arkasındaki nihâi gayeleri araştırır. İslâm âlimleri, şeriatın yegâne amacının insanların iyiliğini sağlamak (maslahat) ve onları zarardan (mefsedet) korumak olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
Hukukçular, şeriatın korumayı hedeflediği beş temel zarûrî değeri "Zarûrât-ı Hamse" (Beş Zarûret) olarak formüle etmişlerdir: Dînin korunması ile inanç özgürlüğü, canın korunması ile yaşama hakkı, aklın korunması ile düşünme yetisinin alkol ve uyuşturucu gibi maddelerden muhâfazası, neslin ve ırzın korunması ile aile ve birey onurunun tesisi, malın korunması ile de mülkiyet hakkı ve ekonomik adalet hedeflenir.
Bu amaçlar hiyerarşisinde, hayat için vazgeçilmez olan "Zarûriyyât" (zarûretler), hayatı kolaylaştıran "haciyyât" (ihtiyaçlar) ve hayata estetik katan "tahsiniyyât" (güzelleştirmeler) şeklinde üç seviye bulunmaktadır.
Mezhepler Arası Metodolojik Mukâyese ve Usul Farklılıkları
Şeriatın uygulama biçimi, temel kaynakları yorumlama yöntemlerine göre şekillenen hukuk okulları (mezhepler) aracılığıyla çeşitlenmiştir.
Sünnî dünyadaki dört büyük mezhep, inançta birleşirken hüküm çıkarma metodolojisinde ayrılırlar.
Hanefî Mezhebi, "akıl ve hikmet" eksenli bir yaklaşım benimser. Akılcı yorumun (rey) rolü oldukça yüksektir; kıyas, istihsân ve örfe büyük önem verilir. Sünnet anlayışı, toplumda genel kabul gören "Ma'rûf Sünnet" üzerinedir.
Mâlikî Mezhebi, "yaşayan gelenek" üzerine odaklanır. Medîne halkının uygulamasını (Amel-i ehl-i Medîne) sünnetin canlı formu kabul eder ve kamu yararını (maslahat) önceler.
Şafiî Mezhebi, metne daha sıkı bağlı, sistematik ve dilbilimsel bir metot izler. Sünnet ile hadisi özdeş kabul eder ve kıyası sıkı kurallara bağlayarak istihsân gibi yöntemlere mesafeli durur.
Hanbelî Mezhebi ise nass ve sahih hadis merkezli bir yaklaşıma sahiptir. Akıl ve kıyâsı en son çare olarak görür, hadisin dindeki mutlak önceliğini her şeyin üzerinde tutar.
Şeriatın Pratik Alanları: İbâdât, Muâmelât, Ukûbât ve Münâkehât
Fıkıh ilmi, insanların tüm eylemlerini dört ana bölüm altında düzenler.
* İbadetler (İbâdât), insanın yaratıcısına karşı namaz ve oruç gibi vecîbelerini kapsar ve değişime en kapalı alandır.
* Muâmelât, insanlar arasındaki alışveriş ve kira gibi sosyal ve ekonomik ilişkileri düzenler; toplumsal ihtiyaçlara göre en dinamik gelişen bölümdür.
* Aile Hukuku (Münâkehât), evlenme ve boşanma gibi konuları "neslin korunması" ilkesi çerçevesinde ele alır.
* Ceza Hukuku (Ukûbât) ise suçları üç kategoride toplar: Cezası nassla belirlenmiş "Had" suçları (hırsızlık, zina vb.), şahıs haklarına karşı "Kısas ve Diyet" suçları (öldürme, yaralama) ve cezası devletin takdirine bırakılan "Ta'zîr" suçları.
Tarihsel Süreç ve Kodifikasyon: Mecelle'nin Devrimi
Osmanlı İmparatorluğu döneminde şeriat, devletin resmî hukuk sistemi olmuş; 19. yüzyılda hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ile devrim niteliğinde bir adım atılmıştır.
Mecelle, Hanefî fıkhını madde madde düzenleyerek hukukî birliği sağlamış ve Ortadoğu'daki pek çok ülkenin modern kanunlaşma sürecini etkilemiştir. Bu süreç, İslâm hukukunun statik olmadığını, "zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişebileceği" ilkesiyle kanıtlamıştır.
Modern Dünyada Şeriat: Global Uygulama Biçimleri
21. yüzyılda şeriatın uygulanışı ülkelerin anayasal tercihlerine göre farklılık gösterir.
* İslâm Hukukuna Dayalı Sistemler: Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde şeriat, hem kamu hem de özel hukukta tam yetkili ve anayasal düzeydedir. Suudi Arabistan'da kraliyet kararnameleriyle desteklenen geniş bir uygulama alanı varken, İran'da Şii hukuk anlayışı hakimdir.
* Karma (Hibrid) ve Çiftli Sistemler: Mısır, şeriatı anayasal bir temel olarak kabul ederken özellikle aile hukukunda aktif kullanır; borçlar hukukunda ise Fransız etkisindeki medenî kanunları uygular. Malezya, Müslümanlar için şeriat mahkemeleri, diğer vatandaşlar için sivil mahkemelerden oluşan çiftli bir yapıya sahiptir. Pakistan ise İngiliz ortak hukuku ile İslâm hukukunu sentezleyen hibrid bir model yürütür.
* Bölgesel ve Azınlık Uygulamaları: Nijerya'da şeriat sadece kuzey eyaletlerinde bölgesel olarak uygulanırken; Singapur gibi ülkelerde Müslüman azınlık, aile ve mîras konularında şeriat mahkemelerine tabidir.
Şeriatın Geleceği ve Evrensel Değeri
Şeriat, sadece vahyedilen kanunlar değil, aynı zamanda "Şeriat-ı Fıtriye" denilen tabiat kanunlarını da içine alan kuşatıcı bir sistemdir. Günümüzde şeriatın rolü, ceza hukukundaki tartışmaların ötesinde, "İslâmî Finans" ve "Makâsid" (insani değerlerin korunması) gibi alanlarda küresel bir ahlâkî pusula olarak varlığını sürdürmektedir. İslâm hukukunun dinamik yapısı, her asrın ihtiyacına cevap verecek içsel bir yenilenme mekanizmasına sahip olduğunu tarih boyunca kanıtlamıştır.
Mithat Güdü