İslâm Bir İddia Değil, Bir Teslimiyettir: Dört Kavramın İzinde
* Pasif bir dindarlıktan aktif bir Müslümanlığa davet!

Bugün modern dünyanın gürültüsü içinde İslâm’ı anlamaya çalışırken en büyük hatayı, Kur’an’ın kavramlarını "modern" zihin kalıplarımızla tartmakla yapıyoruz. Pakistanlı büyük mütefekkir Mevdûdî’nin yıllar önce işaret ettiği o büyük tehlike, bugün kapımızı değil, doğrudan kalplerimizi çalmış durumda: Kavramların içini boşaltmak.
Mevdûdî, "Kur’an’a Göre Dört Terim" eserinde bizi şu dört ana sütunla yüzleştirir: İlâh, Rab, İbadet ve Din. Bu kelimeler sadece teolojik birer terim değil; hayatın merkezine kimin oturacağını belirleyen birer pusuladır.
İlâh ve Rab: Otorite Kimde?
Kur’an’da İslâm’ın özü olan tevhid, sadece bir "yaratıcı" tasdiki değildir. Hz. İbrahim’in (a.s.) putları kırması, sadece taştan heykelleri devirmek değil; zihinlerdeki sahte otoriteleri yıkmaktı. Rabbimiz şöyle buyurur: "Arzusunu ilâh edinen kimseyi gördün mü?" (Furkân, 43).
Mevdûdî’nin vurguladığı gibi; eğer biz rızkımızı vereni, hükmüne boyun eğileni ve sığınılan tek limanı Allah olarak görmüyorsak, "Lâ ilâhe illallâh" sözümüz bir iddiadan öteye geçemez.
İmam Gazâlî’nin de belirttiği gibi: "Kalbinde Allah’tan başka bir şeye karşı aşırı sevgi ve korku varsa, o şey senin gizli ilâhındır."
İbadet: Sadece Bir Ritüel mi?
Çoğumuz ibadeti sadece cami duvarları arasına sıkıştırılmış birer seremoni sanıyoruz. Oysa İslâm, hayatın tamamını bir secde haline getirmeyi emreder. Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde buyurur: "Dinarın ve dirhemin (paranın) kulu olan kahrolsun!" (Buhârî).
Burada işaret edilen "kulluk", sadece tapınma değil, bir şeye kayıtsız şartsız boyun eğmektir.
Mevdûdî der ki: "Eğer hayatınızın yasalarını Allah’tan başkası koyuyorsa, kime boyun eğiyorsanız ibadet ettiğiniz odur." Gerçek ibadet, namazdaki rükûyu çarşıdaki ahlâka, evdeki merhamete ve siyasi duruştaki adalete taşımaktır.
Din: Yaşamın Tamamı
Bugün dini "vicdanlara hapsedilmiş bir inanç" olarak tanımlayan modern anlayışa karşı Kur’an, dini bir "nizam" olarak sunar. "Allah katında din İslâm’dır" (Âl-i İmrân, 19) âyeti, sadece bir inanç sistemine değil, mutlak bir otoriteye teslimiyete işaret eder.
Büyük İslâm âlimi Hasan el-Benna’nın dediği gibi: "İslâm, hem dünya hem âhiret işlerini içine alan kapsamlı bir sistemdir."
Eğer dinimiz pazarlığımıza, hukukumuza ve toplumsal düzenimize müdahale etmiyorsa, o din Kur’an’ın tarif ettiği Din değildir.
Tahkîke Hicret
Mevdûdî’nin çağrısı, modern insanın içindeki anlam arayışına sarsıcı bir cevap niteliği taşıyor. Bugün içinden geçtiğimiz toplumsal krizlerin, ahlâkî aşınmanın ve kronikleşen "kimliksizliğin" yegâne reçetesi şudur: Taklidî bir inanıştan, tahkikî bir imana hicret etmek; başka bir ifadeyle, miras kalan bir Müslümanlıktan bilince dayalı bir îmana mana göç etmek.
Gelin, kavramlarımızı Kur’an’ın mîzanıyla yeniden tartalım. Çünkü hayat, sadece "Müslüman doğmuş olmanın" konforuna bırakılmayacak kadar kıymetli bir emanettir.