Türkiye’de bir şeyin yıkılması için dozer gerekmez. Bazen bir cümle yeterlidir. Bazen kulaktan kulağa yayılan bir söylenti, yüz yıllık tarihi yerle bir etmeye yeter. Son günlerde Erzurum’da yaşanan tam da budur. Tarihi Erzurum Kongresi binası için ortaya atılan “depreme dayanıksız” iddiası, bir anda binayı değil, hafızayı tartışmaya açtı.
Hani bir söz vardır ya: “Delinin biri kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz.”
Bizde durum biraz farklı. Delinin taşı attığı kuyunun başında kırk akıllı toplanıyor ama taşı çıkarmaya değil, kuyuyu yıkmaya çalışıyor.
Soruyorum:
Bu ülkede ilim, fen, mühendislik bu kadar gelişti de biz mi fark etmedik?
Yoksa gelişen sadece dedikodu teknolojisi mi?
Bir binanın depreme dayanıklılığı bilimle ölçülür.
Ama bizde bilim rapor yazmadan önce söylenti manşet olur.
Uzman konuşmadan önce sosyal medya karar verir.
Akıl gelmeden infial gelir.
Bakın, bu bina sıradan bir yapı değildir.
Bu bina tuğladan ibaret değildir.
Bu bina, “manda ve himaye kabul edilemez” denilen yerdir.
Bu bina, bir milletin diz çökmemeye karar verdiği salondur.
Bu bina, Erzurum’un soğuğunda yanan iradenin çatısıdır.
Şimdi çıkıp diyorsunuz ki:
“Depreme dayanıksızsa ne yapalım, yıkalım mı?”
Yahu bu ülkede her sorun yıkmakla mı çözülür?
Çürük varsa güçlendirilir.
Risk varsa restore edilir.
Tarih varsa korunur.
Ama biz ne yapıyoruz?
Önce korkutuyoruz, sonra vazgeçiriyoruz, en sonunda da unutturuyoruz.
Garip olan şu:
Bir AVM yapılacak olsa, kimse “zemin etüdü” demez.
Bir rezidans dikilecek olsa, kimse “tarihi doku” sormaz.
Ama iş tarih olunca birden herkes mühendis, herkes deprem uzmanı, herkes “yıkalım gitsin”ci olur.
Çünkü tarih masraf çıkarır.
Tarih sorumluluk ister.
Tarih, aynaya bakmak demektir.
Biz aynayı sevmeyiz.
Biz vitrin severiz.
Oysa ilim ve fen dediğin şey, yıkmak için değil yaşatmak içindir.
Mühendislik, geçmişi silmek değil, geleceğe taşımaktır.
Restorasyon, “eskiden kurtulalım” değil, “hatırlayalım” demektir.
Bir de işin daha tehlikeli tarafı var:
Bugün Erzurum Kongresi binası konuşulur,
yarın başka bir tarihi yapı “riskli” ilan edilir.
Sonra bakmışsın, geçmişimiz birer birer teknik raporların dipnotlarında kaybolmuş.
Atalar boşuna dememiş: “Ağaç köküyle ayakta durur.”
Kökü kesilen ağaç, en sağlam betonun üstüne dikilse de devrilir.
Bizim meselemiz bina değil aslında.
Bizim meselemiz hafıza.
Bizim meselemiz sabır.
Bizim meselemiz, bir söylenti karşısında aklımızı askıya alacak kadar aceleci olmamız.
Eğer gerçekten risk varsa, konuşulur.
Eğer gerçekten tehlike varsa, bilim devreye girer.
Ama önce korumayı konuşuruz, yıkmayı değil.
Çünkü tarih bir kere yıkılır,
ama pişmanlık her gün ayakta kalır.
Velhasıl…
Bir taş atıldı diye kuyuyu kapatmayın.
Bir söylenti çıktı diye tarihi feda etmeyin.
Akıl hâlâ ucuz, yeter ki kullanmayı bilelim.
Unutmayın:
Tarihini yıkanlar, geleceği kiraya verir.