Erzurum zor bir şehir. Bunu inkâr eden yok. Kışı uzun, soğuğu sert, hayat şartları ağır. Ama şehirleri yoran sadece hava değildir. Asıl yoran, insanların yaşananlara alışmasıdır. Erzurum’da yıllardır en çok yapılan şey de budur: Alışmak.
Bir haksızlık yaşanıyor, tepki gelmiyor. Yanlış bir uygulama görülüyor, konuşuluyor ama sadece kapalı kapılar ardında. Herkes biliyor ama kimse ses çıkarmıyor. Çünkü ses çıkaranın başına iş açılacağını herkes ezbere biliyor. Böyle olunca susmak, zamanla akıllılık sayılıyor.
İşini düzgün yapan, kurallara uyan çoğu zaman kaybediyor. İşini ayarlayan, bir yerlerden dayanak bulan ilerliyor. Bu durum kimseyi şaşırtmıyor. Çünkü artık adalet beklentisi düşmüş durumda. İnsanlar hakkını aramak yerine idare etmeyi tercih ediyor. “Böyle gelmiş, böyle gider” sözü burada sadece bir cümle değil, bir yaşam biçimi.
Kahvehanelerde herkes dertli. Gençler işsizlikten şikâyet ediyor, esnaf siftahsızlıktan yakınıyor, memur geçim derdinden konuşuyor. Ama bu şikâyetler, kapıdan çıkınca bitiyor. Sokakta, kurumda, meydanda aynı sessizlik devam ediyor. Tepki göstermek, düzeni bozmak gibi algılanıyor.
Erzurum insanı dayanıklıdır denir. Doğru bir tespit. Ama dayanıklılık, her şeye katlanmak değildir. Dayanmak, gerektiğinde itiraz edebilmektir. Suskunluk güç değil, alışkanlıktır. Ve bu alışkanlık şehri yavaş yavaş içten içe çürütür.
Bu şehir daha iyisini hak ediyor. Daha adil bir düzeni, daha şeffaf bir yönetimi, daha cesur insanları hak ediyor. Ama bu değişim kendiliğinden gelmez. Herkes birbirine bakıp bekledikçe de gelmez. Alışmayı bırakmadan, hiçbir şey değişmez.
Erzurum’u soğuk değil, sessizlik yoruyor.